Bugun...
Reklam
RAMAZAN GELMİŞKEN


Ayşe Öztekin
ayse_oztekin@yahoo.com
 
 

Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlam seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlam seni

                YUNUS EMRE

 

      Notlarımın arasında geçen gün kısa bir yazı buldum. Tanrıyı aramaya çıkan bir çocukla ilgiliydi. Hazır Ramazan gelmişken ve bizler bu  zamanı  vesile kılıp kendimize ve O’na yaklaşma çabası içindeyken, anlamlı olacağını düşünerek, kaynağı ve yazarını maalesef bilmediğim ama hoşluk  duygusu  içinde okuduğum bu yazıyı aktarmak istedim:

Küçük bir çocuk Tanrı'yla tanışmak istedi. Tanrı'nın bulunduğu yere gitmek için oldukça uzun bir seyahat yapması gerektiğini biliyordu. Bu yüzden çantasına bir paket çikolata ile meyve suyu da koydu ve yola koyuldu.

Evinden beş blok öteye geldiğinde yol kenarındaki parkta bir sıraya oturmuş, güvercinleri seyreden yaşlı bir kadın gördü. Kadının yanına oturdu ve çantasını açtı. Tam meyve suyunu çıkarıp içmeyi düşünüyordu ki, yaşlı kadının aç göründüğünü farketti. Çikolatayı çıkarıp yaşlı kadına uzattı.

Kadın çocuğa gülümseyip çikolatayı aldı. Gülümsemesi o kadar sıcak ve güzeldi ki, çocuk o gülümsemeyi tekrar görebilmek için meyve suyunu da çıkarıp kadına verdi. Kadın tekrar gülümsedi ve tek kelime bile konuşmadıkları halde içi neşeyle doldu.

Karanlık çökmeye başlamıştı. Çocuk çok yorgun olduğunu hissedip oturduğu yerden kalktı ve bir kaç adım attıktan sonra dönerek kadına koştu ve sımsıkı sarıldı ona. Kadın kocaman bir gülümsemeyle bakıp içini ısıttı çocuğun. Eve döndüğünde annesi çocuğun ışıldayan yüzüne bakıp, ‘Seni bu kadar mutlu edecek ne yaptın bakalım bugün?’ diye sordu. Çocuk, ’Tanrı ile öğlen yemeği yedim,’ diye cevapladı ve annesinin bir şey söylemesine fırsat bırakmadan ‘Biliyor musun anne, hayatımda gördüğüm en güzel gülümseyişe sahip,’ diye ekledi.

O sırada yaşlı kadın neşeli bir şekilde evine girdi. Annesinin yüzündeki huzur dolu ifadeyi gören oğlu: ‘Çok mutlu görünüyorsun anne, ne oldu?’ diye sordu. Kadın: ‘Parkta Tanrı ile çikolata yedim’ diye cevap verdi oğlunun şaşkın bakışına aldırmadan ‘Düşündüğümden çok gençmiş’ diye de ekledi.”

 

      Birkaç yıl önce benzer bir durumu sokaktan geçen bir kadınla, başka bir zamanda da 10-12 yaşlarında bir çocukla yaşamıştım ve adına aşk demiştim. Çünkü o anda çocukla birbirimize bakıp aynı duyguyu, arada benliğimiz olmadan bakışıp aynı birliği yaşamıştık. Sözsüz ama çok derin bir iletişimdi bu. Zaten o algılayışı  söze dökmek de mümkün değildi. Zamana, mekâna, kimliklere ve cinsiyete bağlı olmaksızın koşulsuz bir sevgi alışverişiydi. Ruhların tanışıklığı ve iletişimiydi kısaca. Tam da Sevim Anne’nin dediği gibi “o gözlerden, o gözlere, o gözlerle baktı Allah”ın deneyimlenmesiydi.  

      Sonra Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde çalıştığımız ilk yıllarda Sayın Zeybek’in öğrencilerle ve çalışanlarla yaptığı Ramazan sohbetlerini hatırladım. Adeta bir okul gibi idi o toplantılar. Belki ilk duyduğumuz konulardı o yıllarda, ama yıllar sonra okuduklarımla, deneyimlediklerimle şimdi ne kadar da anlamlı hale geldi ve yerine oturuyor diye düşünüyorum. Bir mandalina tanesini ağzına götürürken dudaklarına dokundurduğu, tadını aldığı andaki hislerini, her anın tadını çıkararak ve farkında olarak yaşamanın zevki, önemi ve şükrünü teatral bir biçimde göstermişti.

 

      Başlarken verdiğim kısa hikaye örneği, kendi deneyimlediklerimiz, öğrendiklerimiz, sorduklarımız, gözlemlerimiz, rüyalarımız, metafizik  boyutta yaşadıklarımız hepsi hepsi bildiklerimizin çok ötesinde bir Birlikten bahsetmiyor mu? Yunus gibi “Bir ben var bende bende içeri” dedirtmiyor mu? Gecenin dinginliğinde akanlar, seherlerin kokusu, ağaçların sesleri, suların, çiçeklerin, böceklerin söylemleri O’nu daha çok bilmemizi ve sevmemizi gerektirmiyor mu? Aynı anda farklı mekândaki insanlar birbirlerinden habersiz bir şekilde aynı hisleri duyabiliyor aynı bilgi ile aydınlanabiliyorlar ve aynı anda öğrenme gerçekleşebiliyor. Bazen ilk defa karşılaştığımız halde bazı insanlarla aynı  ruh ailesinin üyeleri olduğumuzu, birbirimize tanıdık geldiğimizi düşünmüyor muyuz?. Karşılık beklemeden ya da hesap yapmadan birinin bir ihtiyacını karşıladığımızda içimizdeki karanlık düğümlerden birisi  çözülüveriyor. Çünkü o anda biz kendimizden geçip benlikten çıkıp karşımızdaki ile bütünleşiyor ve O’nun adına iş görüyoruz. Herşeyin sahibi olana teslim olduğumuzda, vazgeçmeyi göze aldığımız zamanlarda kısaca ölmeden önce ölebildiğimiz zamanlarda başka hiçbir şeyle kıyaslanmayacak  bir yükseliş, bir diriliş yaşanmıyor mu?

      Ahmet Yesevi garib,  fakir, yetimlerin halini  sorarak Allah’ın görülebileceğini bildiriyor; André Gide “her yer dışında bir yerde arama Tanrıyı” diyor; Mustafa Merter, başkalarının elinden tuttuğumuzda bir takım sıkıntılarımızdan arınabileceğimizi ve bu sayede aşkın tarafımızı keşfedebileceğimizi bildirirken bunu "hayır terapisi" olarak  adlandırıyor; Yunus   “çalış kazan ye yedir bir gönül ele getir/ bin kâbeden iğrektir bir gönül ziyareti” diyor.

      İbadet kelimesinin (ABD) kök anlamının çalışmak olduğu bilinirse her daim çalışmakla, insana hizmet etmekle, aldığımızı vermekle bu muazzam işleyişe nasıl da hizmet ettiğimizi anlıyoruz. Kadim topluluklardan bugüne kadar doğa ile bütünleşik olan hareketlere baktığımızda birbirinin tersi/zıddı  gibi görünen herşeyin eylem halinde bütünleştirildiğini görürüz. Kam/baksı/şaman danslarında, semada, semahta, doğuya gidildiğinde chi (enerji) ile ilgili hareketlerde, sağaltımda herşey bütünleşik bir alma verme döngüsü içinde görselleştirilir. Algıları açık olanlar, bu  hareketleri yaparken bu enerjiyi, çekimi, döngüyü ve yükselişi bilirler.

      Doğa bu alışverişte en cömert olandır. Benlik duygusu olmadığından her daim alır ve verir. Kuşların cıvıltıları, rüzgarın ve yağmurun sesi, güneşin, toprağın ve suyun hayat kaynağı olması, gök ve yer arasında sürekli bir döngünün olması bize birer kanıttır ve her şeyi bir ölçü (kader) ile yaratan Allah’ın ayetlerindendir. Bizden beklenen ise işte bu gök ve yer arasında yaratılan herşeye, kötülük yapmamamız, kötüye kullanmamamız, tahrip etmememiz ve samimi yaşamamızdır. Çünkü asıl din Allah’ın yarattığı doğamızdır, özümüzdür (Rum:30). Aynı zamanda din nasihattir yani samimiyet. Yürekten, samimiyetle yaptığımız herşey bizi Tanrı/Allah ile, kendimizle buluşturur.

      Kendi dışımızda bir yerlerde bir robot gibi, gelenekselleşmiş ama farkındalığı kalmamış eylemlerde bulunmak, düşünceleri, idealleri, insanları ve kurumları putlaştırmak, sadece kendi rahatımızı, huzurumuzu, çıkarlarımızı düşünerek hareket etmek, zihnimizin biriktirdiği, korkuları, anıları, üzüntüleri bu ana taşımak, birliği  ve yakınlığı yaşamanın yolları olmasa gerektir. Öyle zannediyorum ki Allah’â yaklaşmak, O’nu aramak  ve bulmak için çok ötelere gitmeye gerek yok; anda ve farkında olmak ve her halimiz ve eylemimizde dürüst olmak önemli. Bunlar aynı  zamanda varolmanın ve insan olmanın en önemli unsurlarıdır.

      Evrendeki herşeyin Rahman /Rahim (Sevgi, Şefkat) ve Nur (Işık) koduyla çalıştığını düşünüyorum. Sevginin ve aydınlığın olmadığı her yer karanlıktır ve Tanrı’dan uzaktır. Ahmet İnam Hoca’nın ifadesiyle: “Kutsal, karşımızdaki şahsın gözlerinden, canlı  cansız tüm varlığın içinden görünen bir şeydir.

      Hal böyle olunca bize de dua etmek ve duamızın tecellisi için eyleme geçmek düşer. Dileyelim de yarattıklarını görebilmek ve onlar aracılığıyla söylediklerini duyabilmek nasip olsun da gafletten kurtulalım ve her eylemimize bu ışık yansısın.

 



Bu yazı 172 defa okunmuştur.

YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI