Bugun...
Reklam
Türkiye’de Aydın ve Siyasetçi Sorumluğu Bağlamında Kürt Sorunu: Kimse Masum Değil


Doç. Dr Mustafa Aksoy
mustafaaksoy@yahoo.com
 
 

1-‘Kürt Sorunu’ denildiğinde nasıl bir algı oluşuyor zihninizde?

“Kürt Sorunu” kavramı, öncelikle kafamda basiretsiz ve zamanı kurtarma peşinde siyasetçiler ile siyasilere öykünen akademisyenleri (çoğunluğu)  ve bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan gazetecileri çağrıştırıyor. Çünkü Türkiye’de sosyoloji ve tarih konularındaki paradigmayı dahi siyasiler belirliyor. Bu konuda şöyle bir örnek verebiliriz:

Bir siyasi lider bir zamanlar “Kürt sorunu var” dediğinde bir grup akademisyen ve gazeteci aynı söylemi günlerce savundular ve konu hakkında yazılar yazdılar. Aynı liderin bir süre sonra “Kürtsorunu yok, terör sorunu var” demesinden sonra da o insanlar “Kürt sorununun olmadığına, terör sorunu” olduğuna dair yazılar yazmaya, tartışmalar yapmaya başladılar. O gazeteci ve akademisyenlerin aklına,siyasi lider “Kürt sorunu var” dediğinde, neden olup olmadığı, “yok” dediğinde de neden yok olup olmadığısorusu gelmemiş ya da sesleri fazla çıkmamış olacak ki gündemde bu bağlamda bir tartışma duyulmadı.

 

2-Türkiye’de bir ‘Kürt Sorunu’ var mı?

Siyasetçileri ve onların söylemlerini esas alan bazı akademisyenler ile bazı gazetecilere göre “Kürt Sorunu” elbette vardır ve hatta onlara göre Türkiye’nin en öncelikli, hatta terörden daha öncelikli sorundur.

Kürt Sorunu” denilen kavram aslında Türkiye’nin sorunlarından sadece bir tanesi olup, Türkiye’nin diğer sorunlarından önceliği yoktur. Ancak onu diğerlerinden öncelikli yapan o kavramın çağrıştırdığı oy potansiyelidir. Çünkü herkesin bildiği gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da konuşulan dili esas alarak tanımlama yaparsak sadece Kürtler (Kurmançlar) değil, Zazalar (Desimliler, Kırmançlar, Dımililer), Araplar, bazı göçmen grupları (Kafkas ve Balkan göçmenleri), Gürcüler, Türkler yaşamaktadır.

Bu kavramın siyasi literatürümüze, ondan sonrada ilmi literatürümüze girmesi aslında çokta eski değildir. Diğer yandan aslında kavramları bilimle uğraşanlar üretir ve o kavramı tanımlarlar, sonra da onu siyasiler kullanırlar. Ancak siyasetçileri takip eden akademisyenler çok olduğu yani Türkiye gibi ülkelerde siyaset sosyolojisiyle hatta sosyolojiyle ilgili kavramları siyasetçiler üretir ve tanımlarlar. Bundan dolayı da Türkiye gibi ülkelerde sosyoloji ve siyaset biliminin kavramları genellikle ya ithaldir ya da siyasidir.

Eğer kendinize ait kavramlarınız veya tanımlamalarınız yoksa kullandığınız kavramları herkes işine geldiği gibi anlar veya kullanır. Dolayısıyla Türkiye’de Kürt, Zaza, Türk, millet, kimlik, etnik, grup, halk ve benzeri kavramlar tanımlanmadan kullanıldığı için bu kavramlara herkesin verdiği anlam farklı farklıdır.  Hatta Türk veya Kürt kavramınıbazılarımız konuşulan dile göre tanımlarken, bazılarımızda Kürt veya Türk kavramını çok rahatlıkla ırk olaraktanımlayabilmektedir. Oysa dünyada 6 bin civarında halen konuşulan dil, yapılan ırk tasniflerine göre de en fazla 5 adet ırk vardır. Bunlar:

İlk ırk tasnifi yapan Carl Linnaeus (1707-1778),  renge göre: 1-Siyah Afrikalı, 2-Amerikalı Kızılderili, 3-Kahverengi Asyalı, 4-Beyaz Avrupalı.

 Arthur de Gobineau (1816-1882), renge göre: 1-Beyaz ırk (Hint-Avrupa yani Aryan), 2-Siyah ırk, 3-Sarı ırk (Moğol ırkı).

Kafa yapısına göre: 1-Dolikosefal (uzun kafa), 2-Brakisefal (kısa kafa), 3-Mezosefal (orta kafa).

İskelet yapısına göre: 1-Kafkas ırkı, 2-Moğol ırkı, 3-Kongo ırkı, 4-Capoid ırk, 5-Avustralya ırkı.

Bu giriş ifadelerinden sonra bazı siyasi söylemlerişöyle sıralayabiliriz:

14 Ekim 1991 yılında “Kürt Meselesini mutlaka çözeceğim. ... Kürt realitesini tanıyorum” diyen devrin Başbakan’ı Demirel bu görüşünü Güneydoğuya yaptığı bir gezide Mart 1992’de ve 18 Mayıs’ta 1992’de de Budapeşte’de yapılan “Uluslararası Basın Enstitüsü”  toplantısında aynen tekrarlamıştır.

Bu ifadesinden 6 yıl sonra Cumhurbaşkanı olarak HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak'ı Köşk'te kabul eden (1 Eylül 1997) Demirel, Bozlak'ın, Türkiye'nin temel sorununun, “Kürt sorunu olduğunuifade etmesi üzerine” Türkiye'de bir Kürt sorunu vardır, bu, Türkiye'nin baş meselesidir beyanınızı kabul etmiyorum. Türkiye'nin terör meselesi vardır. Baş mesele odur. Devlet bir tanedir. Devlet bir tane olunca, ülke de bir tanedir ve Türkiye Cumhuriyeti herkese eşit haklar getirmiştir” demiştir.

Siyasi emekli olarak aynı Demirel, Fikret Bila’ya verdiği bir mülakatta (Milliyet Gazetesi, 17 Ağustos 2005) ise devrin Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Kürt sorunu vardır" sözünü eleştirerek “Kürt realitesini tanıyoruz” sözüyle neyi anlatmak istediği yıllar sonra şöyle açıklıyor:  “Ben 'Kürt realitesi' derken, Kürt diye bir insan vardır, bunu kabul ediyoruz dedim. Ne demek bu? Yani Kürt vardır ama Türk vatandaşıdır, demek. Türk olmak için illa Türk ırkından gelmek gerekmez. Türk ırkına mensup olarak da Türk vardır ama Türk sözü ırki anlamının üzerinde anlam taşır. Bir milletin adıdır. Bu millet tanımı ise ırka dayanmaz. Türk milleti, kavramı budur… Irki olarak kendinizi Türk, Kürt veya başka bir soydan sayabilirsiniz ama üst kimlik olarak Türk'sünüz, millet olarak Türk'sünüz. İşte fark buradadır. Ama Kürt realitesi yerine 'Kürt sorunu' dediğiniz zaman başka yerlere gidersiniz. Millet sorunu, siyasi bir sorun kabul etmiş olursunuz. Bu bakımdan benim söylediğim şeyle Erdoğan'ın söylediği aynı şey değildir”.

Bir defa Demirel’in bu ifadelerinin sosyolojik ve tarihi hiçbir anlamı yoktur. Çünkü her şeyden önce millet ile ırk aynı kavramlar olmadığı gibi aynı şeyi de ifade etmezler. Kaldı ki sosyal etkileşim içinde olan normal bir sosyal grubu dahi ırk kavramıyla ifade edemezsiniz. Mesela küçük yerleşim yerlerinde bile farklı gruplardan insanlarla evlilikler yoluyla önce hısımlık, sonrada hısımlığa bağlı olarak akrabalık bağlarının kurulduğu tarihin çok eski sayfalarından beri bilinmektedir. Bu konuda Osmanlının ilk kuruluş yılları ve sonrası dikkate alındığında Anadolu’daki farklı kavimlerle ve Doğu Roma devletinin vatandaşlarıyla olan ilişkileri veya Türklerin Çin, Fars, Slav ve Arap halklarıyla olan ilişkileri hesaba katıldığında çok zengin örneklerin olduğu herkesin malumudur. Kısaca ırk esasına göre millet tanımlayanların öncelikle kendi akrabaları arasındaki insanların tenlerine, dil esasına göre millet tanımlayanlarında bağlı oldukları aşiret veya oymakların Türkiye içindeki dağılımlarına ve o insanların kullandıkları “anne dili”ne(dil bilim çalışmalarına göre “ana dil” ile “anne dili” kesinlikle aynı değildir) bakmaları gerekir.

Demirel’in siyasi kaygılarla konuya yaklaşması tek bir örek değildir. Mesela Başbakan Yardımcısı, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, 16 Aralık 1999'da Diyarbakır'da "Avrupa Birliği'ne üyeliğimize giden yolun Diyarbakır'dan geçtiğine inanıyorum" diye siyasi dil kullanarak birkaç oy uğruna AB ile Türkiye ilişkilerinin merkezine Diyarbakır’ı yani Kürtçü söylemi koymuştur. Oysa Türkiye AB ilişkilerinin Türkiye’nin tamamıyla ilgili olduğunu sokaktaki bir insan kadar en azından Mesut Yılmaz da biliyordu.

Bu konuda belki de en şanslı ya da en çok konuşanı Erdoğan’dır ve onun şansı farklı zamanlarda farklı söylemi dile getirmesi ve kamuoyu desteğini elde etmesinden kaynaklanıyor. Ancak söylemleri gündemi kurtardığından köklü çözümler için faydalı olmadığı gibi uzun polemiklere de neden oluyor.

Sayın Erdoğan’ın konu hakkındaki bazı ifadeleri tarihlere göre şöyledir:

24 Aralık 2002 (Rusya gezisinde)Türk Ticaret Merkezi'ndeki  incelemelerinde bulunurken orada çalışan Zülfikar Baran adlı bir işçi, Erdoğan'a ''Kürt sorununu halletmeniz lazım'' dedi. Bunun üzerine Erdoğan şunları söyledi:“Sen 'sorun var' deyip ön kabulle yaklaşıyorsun. Böyle öngörü ile yaklaşırsan, sorunun içindesin demek. 'Yok böyle bir sorun' diyorum, olmasını da istemiyorum. Bak, 'Siirt'ten evliyim, huzurluyum' diyorum.Böyle yaklaş olaya. Böyle yaklaştığın sürece, böyle bir problem olmaz”.

12 Nisan 2005 (Norveç'te):“Ben, Rizeliyim, eşim Siirtli. Türk değil, Arap. Biz zaten sorunları çözmüşüz. Türkiye'de bakıyorsunuz, Türk Kürt ile Azeri Gürcü ile evlidir. İkisi birbiriyle et tırnak gibi olmuştur”.

10 Ağustos 2005 (Ankara):"Her soruna illaki bir ad koymak gerekiyorsa, Kürt sorunu da bu ülkede ayrılıkçılık, şiddet ya da toplumsal barışı bozan yöntemler yoluyla ele alınabilecek bir sorun değildir.Bu sorun ve şu anda adını saymadığımız tüm siyasal, ekonomik ya da kültürel sorunlar, ülkenin genel prensiplerinden ayrıştırılmamalıdır. Hepsi, büyük demokratikleşme şemsiyesi altında, demokratik cumhuriyet prensipleri içerisinde ve Anayasal düzen dairesinde ele alınmalıdır.Adına ister kökeni Kürt vatandaşlarımızın toplumsal talepleri deyin, ister Güneydoğu sorunu deyin, isterseniz Kürt sorunu deyin bu olguyla terör arasında bağ kurmaya çalışanlar, karşılarında her etnik kökenden Türk vatandaşını veya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını, yani topyekûn milletimizi bulacaklardır.Toplumda var olan her sorunu gerçek kabul ediyor ve bu sorunları demokratik cumhuriyet sistemi ve Anayasal düzen içerisinde daha çok demokratikleşme, daha çok reform yoluyla çözülmesi yöntemini benimsiyoruz”.

12 Ağustos 2005 (Diyarbakır'da):"İlla her soruna bir ad koymak da gerekmez. Ama illa ad koyalım diyorsanız Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur. Benim de sorunumdur. Türk olsun, Kürt olsun, Çerkez olsun, Abaza olsun, Laz olsun, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sorunudur. Kürt sorunu ne olacak diyenlere diyorum ki bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Bir büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dahilinde her sorunu, daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz”.

15 Ağustos 2005(AKP'nin 4. kuruluş yıldönümü töreninde):“Etnik unsurlar vardır. Kürt'ü vardır, Laz'ı, Çerkez'i, Gürcü'sü, Arnavut'u, Boşnak'ı, Türk'ü vardır. Bunlar ülkemizde bir alt kimliktir. Bunun bir tek üst kimliği vardır; o da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır.

21 Ağustos 2005'te (İstanbul'da minibüsçülerle sohbet ederken):“Ülkemizde Laz da var, Boşnak da var, Arnavut da var, Çerkez de var. 30'a yakın etnik kimlik var”.

8 Ekim 2005(Siirt'te):“Ülkemde birçok sorunlar var. Doğu sorunu, Güneydoğu sorunu, Kürt vatandaşların kendine ait sorunları vardır. Hangi etnik unsurdan olursa olsun, Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Arnavut, Boşnak, ki biz buna alt kimlik diyoruz, üst kimlik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır.”

27 Kasım 2005(Samsun'da):“Deniz Baykal, bana bir defa 'Türk milleti' demenin dersini vermesin, önce onun dersini alsın. Dünyada ‘Türk ırkı yok mu? Var’. Etnik unsur olarak Türk yok mu? ABD'de zenciler, beyazlar vardır. ABD vatandaşlığı üst kimlik kabul edilmiştir.”         

28 Kasım 2005(İspanya gezisinde):“İnsanların ben Gürcü'yüm, ben Laz'ım deme hakkı var. Oradaki vatandaşın "Ben Kürt'üm" demesini engelleyemezsin. "Kürtüm demeyeceksin ha" dersen isyan başlar. Yasak isyan başlatır.”

6 Aralık 2005(Yeni Zelanda'da):“Bizde etnik unsurlar din bağıyla bağlıdır. Türkiye'deki Kürt kökenli vatandaşların sorunu, Türk kökenli vatandaşlar kadardır”.

2 Haziran 2012(Diyarbakır’da) : "Ben ne kadar Rizeliysem o kadar Batmanlı, Diyarbakırlı, Siirtli, Şırnaklıyım... 2005’de Diyarbakır’da ne dediysek birebir arkasındayız... Türkiye’nin sorunları var. Türk, Kürt, Boşnak, Laz’ın hepsinin kendine göre sorunları var...Hiçbir sorun çözümsüz değil. Ama ben bir şey diyeyim ülkemde Kürt sorunu yok, PKK sorunu var, terör sorunu var".

15 Mart 2015(Cumhurbaşkanı olarak, Balıkesir'de). “Şimdi varsa bakıyorsun, Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Neyin eksik senin... Ne istiyorsun daha ne istiyorsun? Allah aşkına bizden farklı neyiniz var, her şeye sahipsiniz… Şimdi varsa bakıyorsun, Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok. 2005’te Diyarbakır konuşmamda açıkladım. Her etnik unsurun kendine has sorunları var. Neyin eksik senin, başbakan çıkardın mı, bakan çıkardın mı çıkardın. TSK da var mısın var, ne istiyorsun daha ne istiyorsun? Allah aşkına bizden farklı neyiniz var, her şeye sahipsiniz.

20 Eylül 2015(İstanbul’da): “Bizim mücadelemiz etnik bir gruba değil terör örgütünedir. Kürt'ün beklentileri var da Türk'ün, Laz'ın, Çerkes'in yok mu? Artık Türkiye'de Kürt sorunu yoktur diyecek noktaya geldik, şu anki sorun sadece terör sorunudur.”

Yukarıdaki ifadelerden anlaşıldığı gibi Sayın Erdoğan 24 Aralık 2002’den 9 Ağustos 2005'e kadar Türkiye’de yaşayan herkesin sorunu olduğunu özel bir Kürt sorunun olmadığını belirtiyor. 10 Ağustos 2005’de ise "Her soruna illaki bir ad koymak gerekiyorsa, Kürt sorunu da…”ifadesiyle ilk defa bu kavramı kullanıyor. Ancak 2 Haziran 2012’de her kadar “Bizim siyasetimizde söz senettir. 2005’de Diyarbakır’da ne dediysek bire bir arkasındayız” dese de  “ülkemde Kürt sorunu yok, PKK sorunu var, terör sorunu var" demekten kendi alı koyamayan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçildikten sonrada da aynı anlayışı devam ettirdiği yukarıdaki ifadeler anlaşılıyor.

Yukarıdaki ifadelerebakıldığındabazılarına Türkçü görüşe sahip insanların dahi itiraz etmesi mümkün değil. Ancak konun kamuoyunda sağlıklı tartışılmadığı da bilinen bir gerçektir. Sağlıklı tartışma ortamının olmamasındaki en büyük sorun ise Sayın Erdoğan’ın kamuoyuna güven vermemesinden kaynaklamaktadır. Çünküfarklı zamanlarda kullandığı ifadelerin farklılığı veya ifade ettiği cümleler ile kavramlara insanların farklı anlamlar yüklemesi, halkta güven ortamının oluşmasınıengellemektedir.

 

3-Sizce, PKK terörüyle ‘Kürt Sorunu’ arasında nasıl bir ilişki var?

Öncelikle bana göre “Kürt sorunu” olmadığını beyan ederek sorunuza cevap vermeye başlayayım. Her şeyden önce PKK ile Kürtler arasında doğrudan bir ilgi yoktur. Ancak PKK kendince uydurduğu bir söylemi halka da kabul ettirdiği için o söylem üzerinden Kürtler ile arasında bir bağ kurmaya çalışmaktadır. Ancak PKK’nın en büyük zararı Kürtlere verdiği herkesin malumudur. Bu konuda PKK’nı öldürdüğü insanlar ile verdiği ekonomik kayıplar hesaplandığında görüşümüzün doğruluğu anlaşılacaktır. Kısaca PKK ile Kürtler arasında doğrudan siyasi, sosyolojik ve tarihi hiçbir ilişki yoktur. Ancak PKK terör örgütü ve onun siyasi kanatları Türkiye’de ve dünyada böyle bir ilişkinin var olduğunu neredeyse herkese inandırmış gözükmektedir.

 

4-‘Kürt Açılımı’ olarak başlayan ve en son ‘Çözüm Süreci’ adıyla devam eden politika hakkında ne düşünüyorsunuz? Amacı, yöntemi, geldiği aşama, vs… hakkında.

Bu açılım sözü ne kadar masum ve iyi niyetli olsa da aslında saçılım olmuştur.  Devletler yapıları gereği duygusal davranamaz, devlet yetkililerinin de böyle bir lüksü olmaz ve devlet otoritesi başkalarıyla paylaşamaz. Çükü devlet bunu yapmaya başladığı andan itibaren kendi varlığını tartışmaya açmış olur.

Böyle olmakla beraber 31 Temmuz 2009’da Erdoğan’ın MGK üyesi bakanlarla yaptığı toplantının ardından kamuoyunda “Kürt Açılımı” adıyla bilinen toplantı Polis Akademisi’nde 1 Ağustos 2009’da (Kürt Meselesi’nin Çözümü: Türkiye Modeline Doğru başlıklı çalıştay) daha sonra da “Paralel Devlet”ci olarak tanımlanan ekiplerle yakın ilişkisi olan insanların ağırlıklı olduğu toplantılar yapıldı. Bu toplantılar, o günlerden 17 ve 25 Aralık 2013 operasyonuna kadar Polis Akademisi’nde görevli önemli sayıdaki akademisyen ile onların basın ayağı tarafından desteklenmiş ve yazılı basın ile görsel basında konu hakkında çok sayıda açık oturum ve çalışma yapılmıştır.

1 Ağustos 2009’da Polis Akademisi’ndeki çalıştaya katılan bazı isimler, ilgililere bilgi verecek özellikte olduğu için ifade etmeyi uygun bulduk:

-Polis Akademisi Başkanı: Zühtü Arslan

-Polis Akademisi Araştırma Merkezleri Başkanı: İhsan Bal

-Muharrem Sarıkaya

-Okan Müderrisoğlu

-Nasuhi Güngör

-İbrahim Kalın

-Deniz Ülke Arıboğan

-Hasan Cemal

-Oral Çalışlar

-Cengiz Çandar

-Fehmi Koru

-Mustafa Karaalioğlu

-Ruşen Çakır

-Mithat Sancar

-Ali Bayramoğlu

-Mümtaz'erTürköne

-İhsan Dağı

Bu isimlere bakıldığında dahi konunun nasıl geliştiğini anlamakmümkündür. Çünkü bu isimlerin yarıdan fazlası neredeyse bugün hükümet ve devletle “Kürt Açılımı” sonradan isimlendirmeyle “demokratik açılım” veya “barış süreci” konusunda kanlı bıçaklı durumdalar.

O günkü akademi bugünkü Anayasa Mahkemesi başkanı Arslan, adeta Sayın Erdoğan’ın ilk defa 10 Ağustos 2005’de dile getirdiği ifadeleri kendi diliyle şöyle ifade etmiştir:  “Türkiye'de temel sorunların demokratikleşme yoluyla çözüleceği ifade edilmiştir. Konunun farklı boyutlarına ve hassasiyetine dikkat çekilmiş, siyasi kararlılığın ve toplumsal mutabakatın önemli olduğu dile getirilmiştir.”Bu ifadelere rağmen bugün gelinen noktada bir hatanın olduğu görülmektedir. Çünkü devlet ve hükümet demokratikleşme konusunda çok adımatıp, uygulamaya geçirmesine rağmen PKK’nın ve onların siyasikanatlarının söylemlerinde bir değişikliğin olmadığı herkesin malumudur.

Sonuç olarak “Kürt Açılımı” denilen kavram sakat doğmuştur. Yani doğum, düşükle sonuçlanmıştır. Böyle olacağı zaten bu toplantılara katılanlardan belliydi. Çünkü Türkiye’nin sorunu Türkiye’deki farklı sosyal grupların temsil edilmediği ortamdan başka bir yerde çözülemez. Özellikle Türkiye’de “Ülkücüler”in (Türk milliyetçiliği kavramı özel olarak kullanılmamıştır)  varlığı yok sayılarak sosyo-siyasal sorunları çözmeye çalışmak bulanık suda balık avlamaktan ya da karanlıkta patika yolda yürümekten farksızdır.

 

5-Sizce, ‘Kürt Açılımı’nın siyasi/ideolojik arka planında ne var? Bu politika, nasıl bir ideolojik zemine dayanıyor?

Kürt Açılımı” denilen kavramın arkasında sadece cehalet var. Çünkü bir sorun çözülmek isteniyorsa öncelikle onunun muhatapları ve o konuda çalışmış farklı siyasi görüşte insanların fikirlerine başvurmak gerekir. Bilgilerime göre bu konuda en çok yazmış ve Türkiye’de ilk sosyoloji doktora tezini yapmış olan İsmail Beşikçi ile ondan sonra konu hakkında ikinci sosyoloji doktora tezini yapana(yani bana) kimsenin soru sorduğunu hatırlayamıyorum.

Kısaca “Kürt Açılımı”nı hükümetin veya devletin iyi niyeti, ancak içi boş, acemice ve göstermelik bir yaklaşımı olarak değerlendiriyorum. Sonuç olarak insanlar ümitlendirilmişler ve sonrasında ise acı bedeller ödemişler ve ödemektedir. Hatta bu satırların yazıldığı dakikalarda Güneydoğu illerinde veya ilçelerinde ölüm, sokak barikatları,okul hatta cami yangını haberleri gelmektedir.

 

6-‘PKK’nın doğuşu, gitgide büyüyerek güç kazanması’ ve/veya ‘Kürt Sorunu’ konusunda, liberal, İslâmcı, muhafazakâr, sosyalist çevreler ‘ulus-devlet’ anlayışı ve Türk kimliğini sorunun temel kaynağı olarak görüyorlar. Siz bu yaklaşıma katılıyor musunuz? Neden?

Bu görüş kesinlikle doğru değildir. Eğer doğru olsaydı aynı sorunların Çin, Rusya, İngiltere, Fransa, Yunanistan gibi ülkelerde de çıkması gerekirdi. Bu konudaki asıl sorun İslamcılar ve sosyalistlerin bakış açılarındaki sakatlıktır. İslamcılara göre İslamiyet sosyalistlere göre de sosyalizm barışın ve huzurun tekkaynağıdır. Ancak İslam ve sosyalist anlayışa sahip devletlerin nasıl bir yapıda oldukları günümüzde herkesin malumudur. Diğer yandan bu insanların en büyük yanılgıları ırk ile milleti birbirine karıştırmalarıdır. Oysa ırk kavramı ile millet kavram aynı şeyi ifade etmez.Çünkü ırk biyolojik özelliği, millet ise tarihi ve kültürel bir sosyal yapıyı anlatır.

 

7-Ülkücü Türk milliyetçilerinin ‘Kürt Sorunu’na bakışı nasıldır? Sizce doyurucu, sorunu her yönüyle izah edebilen bir bakış mıdır bu?

Ülkücü Türk milliyetçiliği” kavramını kullandığınız için teşekkür ederim. Çünkü Türkiye’dekisorunlardan biri de “milliyetçilik”, “Türk milliyetçiliği” ve “Ülkücülük” kavramlarıdır. Bu kavramlar arasındaki ayrıntıyı veya farklılığı başka bir çalışmaya bırakarak sorunuza cevap vermek isterim.

Ülkücüler bu konuya bugün olduğu gibi dünde çözüm aramışlar ve görüşlerini ifade etmişlerdir. Mesela konu hakkında Ziya Gökalp’in “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler” (1920), Mehmet Eröz’ün “Doğu Anadolu’nun Türklüğü” (1975), Mustafa Aksoy’un“Kültür Sosyolojisi Açısından Doğu Anadolu” (1996), adlı eserlerine bakılabilir.Diğer yandan tarihçi, Adnan Menderes Kaya’nın “Hakkâri, Tarihi Konuşan Bir Kent” (2000), İbrahim Yılmazçelik ve Mustafa Öztürk’ün muhtelif eserleri konu hakkında ilgililere doyurucu bilgiler sunmaktadır. Ancak Türkiye’de tarihî ve sosyolojik gerçeklerden ziyade, siyasilerin veya gazetecilerin belirlediği gündem kamuoyunda etkili olduğundan, ifade ettiğim çalışmalar veya benzerleri ne yazık ki kamuoyunda etkili olmamıştır.

Konu hakkında Eröz’ün şu ifadeleri Ülkücülerin konuya nasıl yaklaştığını özetlemesi açısından son derece önemlidir: “Hasan Hayri Bey ve M. Şerif Fırat gibi, Ziya Gökalp de‘Kürtleşme’ hâdisesinden bahseder… Vaktiyle biz de aynı şekilde,bir ‘Kürtleşme’ hâdisesinden bahsediyorduk. Fakat sonrakiaraştırmalarımızın ışığında, bu kültür değişmesine, böyle bir Doğu Anadolu’nun Türklüğükarşılık bulmanın doğru olmadığı kanaatına vardık... Bundan dolayı biz bu vetîreye (prosese), ‘Yabancılaşma’, ‘Türkçeyi kaybetme’adını veriyoruz”.

 

8-MHP’nin ‘Kürt sorunu’ ve/veya ‘Terör’ konusundaki politikalarını ve ideolojik tavrını yeterli görüyor musunuz? Neden?

MHP derken, ister istemez aklıma hangi MHP geldi. Çünkü MHP dendiğinde aklıma 1969Adana kurultayında CKMP’ninMHP adını aldığı MHP ile Sayın Bahçeli’ni MHP’si geliyor. Bu bağlamda Bahçeli’siz MHP’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki oyları ile Bahçeli’li MHP’nin oylarına ve siyasi gücüne bakmak yeterlidir.

Bahçeli’siz MHP’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu insanlarıyla doğrudan teması olduğu gibi o günkü şartlarında çok sayıda araştırma yaptırılarak bölge insanına ulaşılmış ve politikalar geliştirilmiştir.  Hatta bir araştırmamızda Ergani’nin (Diyarbakır) bir köyünde rahmetli Başbuğ’un (Alparslan Türkeş) bir köylü vatandaşla mektuplaşmalarına bizzat şahit olmuş biri olarak,bugün (09. 12. 2015) MHP’in Doğu ve Güneydoğu’da olduğunu söylemenin mümkün olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Günümüzde bu bölgelerde MHP’nin varlığı sadece insanların bireysel çabaları ile ilk kuşak Ülkücülerin her şeye rağmen yapmış oldukları çalışmalar sayesindedir.

Bölge hakkında Bahçeli öncesi MHP “biz tarihten beri Kürtlerle beraberiz” derken, Bahçeli’nin MHP’si “biz Kürtlerle Malazgirt’ten beri beraberiz” diyor. Aslında sadece bu söylem dahi MHP’nin nerden nereye geldiğini çok iyi özetlemektedir.

Sonuç olarak 1990’dan beri Doğu ve Güneydoğu ile Alevilik-Bektaşilik konusunda çalışan birisi olarak rahmetli Türkeş sonrası MHP’nin “terör” ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu hakkındaki politikasının ne olduğunu bilmiyorum, bilmediğim konuda da yukarıdakiifadelerden fazlasını belirtmem mümkün değil.

 

9-Diğer siyasal partilerin ve kimi aydınların “MHP’nin ‘Kürt Sorunu’ ve terör konusunda somut, çözüm odaklı bir önerisi yok” yargısını doğru buluyor musunuz?

Evet, doğru buluyorum. Hatta bu yargı çokdoğru, çünkü konu hakkındaMHP’nin görünen bir projesi veya önerisi yok. En azından konu hakkında araştırma yapan biri olarak MHP’ni belirgin bir politikasının olduğunu ben bilmiyorum. Dolayısıyla bilmediğim bir konuda da görüş belirtmem mümkün değil.

 

10-Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının, ‘Kürt Açılımı/Çözüm Süreci’ politikaları sonucunda, toplumun etnik parselasyonunun hızlandığı, ortak değerlerinin, birleştirici dinamiklerinin çözüldüğü düşüncesine katılıyor musunuz?

Evet katılıyorum. Çünkü AKP bu konuya ne yazık ki çok hazırlıksız yakalanmıştır. Buda yetmiyor gibi sonuçları nereye varır, neler ortaya çıkar gibi soruları düşünmeden adeta bakkal işletmeciliğimantığıyla konuyu ele almıştır. Ancak AKP’nin bu anlayıştan 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra vazgeçtiğini görmekteyiz. Umarız bundan böyle daha sağlıklı politika belirlerler. Ancak sağlıklı politikanın belirlenmesi için her şeyden önce konu hakkında farklı görüşten insanlarla kamuoyunu kapalı uzun toplantılar ve analizler yapılarak konunun siyasi, tarihi, kültürel ve sosyolojik özelliği ortaya konulmalıdır belirlenen politikalar zamanı kurtarmaktan öteye geçemez.

 

 

 

 



Bu yazı 980 defa okunmuştur.

YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI