Bugun...
Reklam
İBN HALDUN OKUMALARI-1


Umut Şen
umutsen91@outlook.com
 
 

İbn Haldun, modern historiyografinin, sosyolojinin ve iktisatın öncülerinden. 14. yüzyıl düşünürü, devlet adamı ve tarihçidir.   

Eski ve soylu bir ailenin çocuğu olan İbni Haldun 27 Mayıs 1332 tarihinde Tunus'ta doğdu. Gençlik yıllarında dönemin ünlü hocalarından fıkıh, hadis, tefsir, akaid, mantık, felsefe, matematik, tabiat bilimleri, dil bilimleri, şiir ile edebiyat dersleri almıştır. 20 yaşındayken ülke yönetimini elinde tutan Beni Hafs hanedanından Sultan Ebu lshak'ın katipliğine getirilmesiyle de siyasi yaşamı başlamıştır.

Bu dönemde Fas Emiri Ebu İnan kendisini bilim meclisine kabul etmiştir. 1362 yılında da İspanya'ya giderek eski bir dostu olan Gırnata Emiri Ebu Abdullah Muhammed'in hizmetine girmiştir. Bir süre sonra da Kuzey Afrika'ya dönerek Bicaye'de baş vezirlik makamına getirildi. Bunun yanında ilmi çalışmalarını da devam ettirdi.

1366'daki yönetim değişikliği üzerine de vazifesinden ayrılarak kabileler arasında dolaşmaya başladı. Daha sonra 1374 senesinde İspanya'ya dönmek zorunda kaldı. Fakat siyasi sürtüşmeler sebebiyle ülkeden çıkarılarak yeniden Afrika'ya gönderildi. Siyasi çalkantılardan bıkıp usanan İbni Haldun, bu dönemde İbni Selame denilen bir kaleye yerleşmiştir. Kendisini bütünüyle ilmi çalışmalara vererek ünlü eseri Mukaddime'yi 1374'de burada tamamladı. 1382 yılında da Mısır'a giderek Kahire'de bulunan medreselerde müderrislik yapmaya başladı. Bunun yanında Hicaz, Kudüs ve Suriye'ye de seyahatler düzenledi. İbni Haldun 1406 yılında Kahire'de hayata gözlerini yumdu.

Bilmemiz gereken önemli bir husus var, 19. yüzyıl sonlarından itibaren İbn Haldun'un tezleri Karl Marx'ın tezleriyle birlikte ele alınıyordu.

16. yüzyılda ise Katip Çelebi'den, Koçi Bey'e kadar birçok Osmanlı toplum düşünürü Haldun'dan ve özellikle onun 'çöküş düşüncesinden' doğrudan ve dolaylı olarak etkilenmişti.

İbn Haldun'un Osmanlı kütüphanelerinde bulunan elyazmalarının çokluğu bu ilişkiyi kanıtlamaktadır.

Bu yazmalar  1730'da Türkçeye çevrilmiştir. Ahmet Cevdet Paşa ise kendi döenminde bu yazmaların basım ve yayımı için çok emek sarfetmiştir.

İbn Haldun'un Karl Marx'la inkâr edilemez 'benzerlikleri'nin olduğu  bir gerçektir. 

Diyalektik olarak adlandırılan düşünce ve kavrayış tarzı,  İbn Haldun'un çevrimsel zamana yapmış olduğu vurgular,  evrimciliğe yönelik anlayışı, tarihi somut ve sabit değil dinamik bir realite olarak benimsemesiyle Karl Marx'ın bu konulardaki yaklaşımı neredeyse tamamen aynıdır.

İbn Haldun tarih biliminin kurucu metinlerinden, Kitab-ül İber’in giriş kısmı olan Mukaddime‘nin ilk satırlarına şöyle başlar:

“Tarih fenni (ilmi) kavimlerin ve milletlerin yekdiğerine nakledegeldikleri fenlerdendir. Bu, ilim için sefere çıkılır, binekler hazırlanır, yolculuk için kafileler düzenlenir. Sıradan kimseler ve gaflet içindeki kişiler bile bu ilmi öğrenmek için heveslenirler. Hükümdarlar ve devlet adamları ise bu konuda yarışırlar. Bu ilmi anlama hususunda âlimler ile cahiller birbirine eşit olurlar.

Zira tarih zahiri (dış) görünüş itibariyle eski zamanlardan, devletlerden ve önceki çağlarda meydana gelen vakalardan haber vermekten daha fazla bir şey değildir. Tarihte eski çağla da ilgili olmak üzere birçok şey anlatılır. O konuda misaller verilir. Toplantı yerlerinde halk bir araya geldiği zaman can sıkılınca tarihi olaylar nakledilerek hoş vakit geçirilir.

Batın (içyüzü) itibariyle tarih; düşünmek, hakikati araştırmak ve olan şeylerin sebeplerini bulup ortaya koymaktır. Olan şeylerin ilkeleri incedir, hadiselerin keyfiyet ve sebepleri hakkındaki bilgi derindir. İşte bunun için tarih asil ve hikmette soylu bir ilimdir. Bundan dolayı hikmet (felsefe) grubunu teşkil eden ilimlerden sayılmaya layık ve müstahaktır.”

İbn Haldun Mukaddime’sinde bedeviliğin vasıflarını şöyle tanımlar:

“Bedeviler ise toplumdan ayrı kalıp tek başlarına yaşadıkları, arazide vahşi ve yabani bir duruma geldikleri, koruyucudan uzak kaldıkları, surlar ve kapılarla muhafaza edilen yerlerde yaşamayı bir tarafa attıkları için kendilerini müdafaa işi ile bizzat kendileri meşgul olur, bu hususu başkalarına havale etmez, bu konuda kendilerinden başka hiçbir kimseye güvenmezler. Bedeviler devamlı olarak silah taşır, yollarda giderken tehlike gelmesi muhtemel olan her tarafa dikkatle bakar, oturdukları yerlerde ve bineklerinin semerinde uyuklama ve uyuyakalma hali müstesna, gece uykusundan bile kendilerini uzak tutarlar. Hışırtı ve gürültüler karşısında gayet dikkatli ve ihtiyatlı davranırlar. Kuvvet ve yiğitliklerine dayanarak ve kendilerine güvenerek çöllerde, sahralarda ucu bucağı olmayan ıssız ve kimsesiz arazilerde tek başlarına bulunabilirler. Metanet huyları ve cesaret seciyeleri haline gelmiştir. İmdat isteyen biri kendilerine seslendiği veya haykıran biri onları kovalamak istediği vakit, söz konusu metanet ve cesaret hasletlerine başvururlar.”

İbn Haldun'un Eserleri:

- Kaside-i Bürde şerhi
- İbn Rüşd felsefesi hakkında bir risale
- Kitab el-Mantık
- Kitab el-Hisab
- Marakeş sultanına yazılan bir risale
- Şiire dair bir risale
- Mukaddime

İbn Haldun'a göre hiçbir toplum doğuştan yerleşik (medeni) olamaz. Her toplum ilk doğduğunda göçebedir. Bu, sosyal ve doğal şartların bir gereğidir. Göçebelik hayatı toplumun yapısına göre uzun veya kısa olabilir. Fakat bu devreyi geçirmeyen hiç bir toplum medeniyeti oluşturamaz. 

Göçebe toplumlar kendi aralarında ikiye ayrılır: Bir kısmı ziraat ve bahçecilik yaparak çiftçilikle uğraşırlar, diğer kısmı ise koyun, keçi, sığır, arı ve ipekböceği gibi hayvanlara ve canlılara bakma işini meslek edinmişlerdir. Birinci grup toplum geçimlerini toprak ve ağaçlardan sağladığından çok uzak yerlere gidemezler, belirli bir çevre içerisinde dönüp dolaşırlar. İkinci grup toplum ise her yere gidebilirler. Özellikle çöllere, dönüşü olmayan yerlere kadar uzanabilerler. Hayvan beslemeleri, onları tam bir göçebe hayatı yaşamaya yöneltmiştir.

Göçebe toplumlarını oluşturan bireyler birbirlerine çok bağlıdırlar. İbn Haldun bu durumu "asabiyet" kavramı ile açıklıyor. Ona göre asabiyet geliştikçe bireylerin birbirine olan bağlılıkları da artır. Bu bağlılık göçebe toplumların yaşam tarzlarından kaynaklanmaktadır. Bağımsız yaşayan göçebe bir kabile, dıştan tehlikelere karşı kendisini korumak ve doğal ihtiyaçlarını karşılamak için kuvvetli bir dayanışma içerisinde olmalıdır. Böyle bir kabile kendi mensuplarına, dışa karşı uyanık olmayı, kendi aralarında ise dayanışma içinde olmayı telkin eder. Bu şartlar içerisinde göçebe insanı, dışa karşı haşin ve mücadeleci, içe karşı ise merhametli ve yardımsever insandır. 

Göçebe toplum ihtiyacı kadar üretir. Konut barınmayı, gıda yaşamayı, giyecek örtünmeyi sağlayacak kadardır. İhtiyaç maddelerinde çeşitlilik ve lüks yoktur. Göçebe insan rahatlığa ve bolluğa alışmadığı için kanaatkardır. Kabilenin çıkarını kendi çıkarlarından üstün tutar, egoist değildir, diğerlerini düşünür ve yüreklidir.

Göçebe toplumların kendilerine özgü hukuki yapıları vardır. Bu hukuki yapının temelini "asabiyet" kavramı oluşturmaktadır. Kişileri birbirlerine bağlayan, onları birbirleriyle kaynaştıran asabiyet, bir takım kurallar da ortaya koyar. Asabiyet geliştikçe bu kurallar daha da belirginleşir. 

Asabiyet doğarken bir kabile büyüğünü ortaya çıkarır. Bazen bu kabile büyükleri birkaç kişi de olabilir. Toplum ilk dönemlerinde kabile büyüklerinin buyruklarına göre yönetilir. Kabile büyüklerinin buyrukları, toplumun geçmiş yıllarından getirdiği değer yargıları, örf ve adetler hukuki yapının temellerini oluşturur. Göçebe toplumun hukuki yapısının gelişimi bu yöndedir.

İbn Haldun her göçebe toplumun zamanla gelişme göstererek toprağa yerleşeceğini, bunun nedeninin ise göçebe toplumların güç ve servet kazandıkça yerleşik bir hayat sürme isteklerinin artması olduğunu ileri sürmüştür. Böylece göçebe toplumlar yavaş yavaş kasaba ve şehirlere yerleşirler. Bunun sonucu olarak devlet aşaması ortaya çıkar. Devlet aşamasında otorite, insanları dış tehlikelere karşı koruduğundan, insanlar askerlikten ve güvensizlik ortamının doğurduğu yaşam tarzından vazgeçerek, sanat, edebiyat, mimarlık gibi kültürel konularla ilgilenmeye başlarlar. Böylece yerleşik hayatta insanlar kendi zevk ve rahatlarını düşünerek egoist olurlar ve cesaretlerini kaybederler. Ayrıca otoritenin her alanda kendini hissettirmesi insanların bağımsızlık duygularını da yok eder.

Yerleşik toplumların hukuki yapıları göçebe toplumlardan farklıdır. Her şeyden önce yerleşik toplumlarda asabiyet bağı zayıflamış, onun yerini "din bağı" ve "hükümdara sadakat bağı" almıştır. Dolayısıyla bu toplumlardaki hukuki yapı dini kurallar ve hükümdarın koymuş olduğu kurallardan meydana gelir.

İbn Haldun'un toplum kuramı incelendiğinde onun "tarihsel determinizm" anlayışıyla hareket ettiği görülür. Tarihi seyir içerisindeki tüm toplumların "bedevi" yaşamdan "medeni" yaşam biçimine geçiş yaptıklarını, bunun kaçınılmaz genel bir kural olduğunu söylemekle determinist anlayışını ortaya koymuştur. 

İbn Haldun'un, göçebe toplum-yerleşik toplum ayrımı üzerinde dururken, zamanın Arap, Norman, Berberi, Moğol ve Türk topluluklarının yaşam biçimlerini değerlendirip yorumlanmasındaki doğruluk payı yüksektir. Ancak bu konudaki görüşlerini genelleştirip, tarih boyunca ortaya çıkan tüm toplumların söz konusu aşamalardan geçmiş olduğunu söylemesi bir varsayımdan öteye gitmemektedir. 

İbn Haldun'un üzerinde en çok durduğu ve devlet görüşünün temelini oluşturan kavram asabiyettir. bu kavram ibn haldun'a özgü olup, başka bir düşünürde bu kavrama rastlanmamaktadır. İbn Haldun asabiyet kavramını değişik şekillerde tanımlamıştır.  Bunların başlıcaları:

"Bir aşiretten veya bir aileden gelmek veya bir babanın çocukları olarak kardeş olmak özel bir asabiyet meydana getirir."

''Asabiyet, sadece nesep birliğinden veya o manadaki diğer bir şeyden hasıl olur.''

 "Neseplerdeki (Soylar) semere ve fayda, yardımlaşmaya ve gayrete gelerek imdada koşmaya vesile olan asabiyetten ibarettir.''

İbn Haldun, toplumların devlet haline gelebilmelerini asabiyetle mümkün görmektedir. Hiç bir toplum asabiyetini oluşturmadan devlet kuramaz, hatta yaşamını bile sürdüremez. Asabiyeti oluşmayan toplumlar en ufak bir zorlama karşısında dağılmaya mahkumdurlar. Asabiyet devlet kurulduktan sonra da önemini yitirmez. Devletin sürekliliği de asabiyete bağlıdır. Asabiyetsiz hiçbir devlet kurulmaz. Devletin kurulabilmesi için maddi ve manevi güç gerekir. Bu ise asabiyetin kendisidir.

Tüm bu açıklamalardan, asabiyetin amacının devlet kurmak olduğu anlaşılmaktadır. Ancak devlet kurulduktan sonra asabiyet eski canlılığını ve dinamizmini yavaş yavaş kaybeder. İbn Haldun, devletin kurulmasından sonra asabiyetin er geç bozulmaya yüz tutacağını ve hiçbir kuvvetin buna engel olamayacağını ileri sürmektedir. 

İbn Haldun devletin, göçebe toplum yapısından yerleşik toplum yapısına geçiş ile ortaya çıktığını savunmaktadır. Ona göre göçebe toplumlarda devlet yoktur. Oysa yerleşik toplumlarda siyasal örgütler kurulmuş ve devlet aşamasına gelinmiştir. Göçebe toplumların devleti meydana getirmelerinde, ihtiyaçların karşılanması, dıştan gelen tehlikelere karşı korumak ve bunlara benzer doğal zorunluluklar etken olmuştur. 

İbn Haldun devletin gerekliliğini iki nedenle açıklamaktadır. Bunlar: 

Devlet, insan için doğal bir zorunluluktur. Devletin kurulması sosyal hayatın bir gereğidir. İnsan, yaşamak ve varlığını devam ettirebilmek için, yani ihtiyaçlarını karşılamak için bir araya gelmek ve hemcinsleriyle yardımlaşmak zorundadır. Bu zorunluluğun karşılanması ancak devletin varlığı ile mümkündür. [1]

İnsanlar, bir araya gelmeleri ve dayanışma içine girmelerinden sonra birbirinin saldırganlığından korunmak için yasakçıya (devlete) muhtaçtırlar. İnsanların birbirine yönelttikleri saldırıları engelleyen bir güç olmadan güvenlik içinde yaşamaları imkânsızdır. Devlet olmadığı taktirde onları bu saldırılardan kimse koruyamaz. Dolayısıyla devletin varlığı zorunludur. 

İbn Haldun'un, devletin görevlerini son derece geniş tuttuğu, "sosyal devlet" anlayışına uygun bir şekilde her alanı devletin faaliyet, gözetim ve denetimi altına aldığı görülmektedir. Bu devlet, tüm korunmaya muhtaç kesimlerin koruyucusu, kendini tüm halkın refah ve mutluluğunu sağlamakla görevli sayan devlettir. Bu yaklaşım içerisinde İbn Haldun sağlık ihtiyaçlarını karşılamak, ülkeyi imar etmek, din işlerini düzenlemek, eğitim hizmetini sunmak, halkı kötülüklerden alıkoyup iyiliğe yöneltmek, yiyecek ve içecek maddelerinin temiz ve sağlığa uygun olup olmadıklarını denetlemek, ticari faaliyetleri denetlemek ve bunlara benzer diğer hususları yerine getirmeyi devletin görevleri arasında saymıştır. [2]

[1] Henry Corbin, İslam Felsefesi Tarihi-İbn Rüşd’ün Ölümünden Günümüze, (Çev. Ahmet Arslan), İletişim Yay., İstanbul 2007, s. 61-62

[2] Hilmi Ziya Ülken; İslam Düşüncesi: Türk Düşüncesi Tarihi Araştırmalarına Giriş, Ülken Yay., İstanbul 2000, s. 253.



Bu yazı 244 defa okunmuştur.

YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI