Bugun...
Reklam
EYLÜL BİTERKEN... MUZAFFER ÖZDEMİR'İ ÖĞRENMEK!


Zafer Kibar
z.kibar@hotmail.com
 
 

Eylül biterken...

Muzaffer Özdemir’i öğrenmek!

 

Eylül ayının ilk günleriydi. Kars’tan İzmir’e kadar pek çok şehrin ve tabi ki Sivas’ın da hemşerisi olan Oğuz “arabamla Sivas’a gideceğim, gardaş gel beraber gidelim” dedi. Muhannet bir yana, arkadaşa bile muhtaç olmaktan imtina eden gönlüm, bu teklifi bana, reddettirmişti evvela. Yedi yıldır “gizli işsiz” ve son bir yıldır da açık seçik işsiz gezen bir adam olarak bu tür seyahatlerden uzak durmaya gayret ediyordum. Seyahat masraflarına katkıda bulunamayacak oluşum gönlüme ağır gelmese de, içinde bulunduğum işsizlik hâli hayat şartlarımı oldukça kısıyor, kısıtlıyordu...

Oğuz’un ısrarı, gidince akrabalarımı görebilecek olmamın heyecanı ve seyahatin sadece gidip dönecek kadar kısalığı karşısında “tamam” dedim, sonunda.

Oğuz, o ara, Mülkiye’den sınıf arkadaşım olan, cömertliği ve okuryazarlığı hususunda kimsenin aleyhinde bir söz söyleyemeyeceği Saffet’i de davet etmiş bu seyahate. Gece yarısını geçtikten sonra üç kişi olarak çıktığımız seyahate, Atakule karşısında, Başbakanımız Binali Yıldırım’ın dayısının oğlu olduğunu söyleyen biri daha katıldı aramıza: Turgay Erence. O’ Tanrım, ne kadar ilginç bir gece...

Aynı yolun yolcusu olmaktan başka fazla bir ortak yönü olmayan dört adam olarak aynı arabanın içinde şafağın sökeceği dağa doğru yol aldık, sohbet ede ede. Sivas’a yaklaşık otuz kilometre kala Sıcak Çermik’teki bir otele yerleştik, kahvaltı yaptık. Sonra, Sivas Lisesi Mezunlarının yıllık buluşma faaliyetine iştirak ettik...

Sivil heyetimizi karşılayan ilin kültür faaliyetlerinden sorumlu Belediye Başkan Yardımcısı’na “Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun, Nakşibendi Şeyhi olan ve bölgede ‘Kara Hoca’ diye tanınan merhum dedesi Ali Polat efendinin Şarkışla’ya bağlı Abdallı köyündeki mezarının bakımı ve kültür varlıkları listesine alınması ile ihya edilmesi” hususunda hatırlatmada bulundum...

Şehir meydanında toplanan kalabalık arasındaki ak saçlı, nur yüzlü bir adama kanım kaynadı. O, Teknik Lisede matematik öğretmenim olan Necati Levent idi! Gittim elini öptüm, kendimi hatırlattım, hâl hatır sordum... Sivas Endüstri Meslek ve Teknik Lisesi’nin Makine Teknisyenliği Bölümü olarak lise fen kolu dersleri alıyorduk. Lisenin en başarılı öğrencilerinden biriydim. TÜBİTAK’tan fizik bursu alıyordum. Tabi ki matematik dersinde de en iyi bir iki öğrenciden biriydim. Ama Necati hocam “yazı boş geçirme, matematik çalış, sen iyi bir üniversiteye girersin” diyerek beni kendi dersinden bütünlemeye bırakmıştı. İyi de yapmıştı. Sonraki yıl, üniversiteye giriş sınavında sorulan matematik sorularının tamamına yakınını doğru olarak çözmüştüm... O günün akşamında düzenlenen yemekte yapılan konuşmalardan anladım ki, hocanın yetiştirdiği öğrenciler İTÜ gibi üniversitelere her yıl beşer onar kişi olarak yerleşmeyi başarabiliyorlarmış. Matematik öğretme dehası olan Necati Levent’e sağlık ve esenlik diliyorum...

Yol yorgunu olduğum için Kültür Merkezi’nde yapılan faaliyete iştirak etmekte zorlandım. Saffet’e şehri gezdirmek bahanesiyle, onu da alarak, dışarıya çıktım. Mesleği dolayısıyla Türkiye’nin pek çok şehrini gezmiş olan Saffet Sivas’ı çok beğendi: “Sivas, tarihi şehir meydanı dokusunu koruyabilen birkaç şehirden biri” dedi. Çifte Minare bahçesinde ve Buruciye Medresesi avlusunda oturduk, çay içtik, sohbet ettik... Muzaffer Özdemir konserini kaçırdığımızın farkında değildik...

***

Akşam yemeği için bir tanıdığının evine konuk olan Oğuz, bir süre sonra, bizim yemek yediğimiz otel lokantasına yanında ufak tefek boylu, saçı sakalı ağarmış, yakalıksız ve düğmesiz gömleğinin göğüs açıklığını örtecek şekilde döşünde boncuk işlemeli muskavari bir takı takılı hâldeki derviş kılıklı, güler yüzü heyecanlı bir delikanlı ile çıkageldi: Muzaffer Özdemir!

Gülen gözlerinden nur saçan bu delikanlı adam masanın öteki ucundan soyadını yanlış söyleyerek kendisine hitap eden, acemi hatipler gibi noktasız cümlelerle onu övmeye çalışan, azıcık dem almış konuklardan birine kırk yıllık arkadaşıymış gibi samimiyetle yaklaşıyor, sataşıyor, gülüşüyle lokantadaki tüm konuklara yaşama sevinci tattırıyordu. Ondaki bu güzel enerji bizdeki yorgunluğu da unutturdu. O akşam yemeğinde ve sonraki iki gün içinde uğradığımız Kangal Balıklı Kaplıcası, Ürgüp Üç Güzeller Mıntıkası ile Saffet’in Gölbaşı’ndaki evinde yediğimiz birkaç lokma lezzetli yemek, bir iki yudum içecek eşliğinde gerçekleştirdiğimiz tadına doyulmaz sazlı sözlü sohbetlerle Muzaffer Özdemir’i öğrenme keyfi yaşadık: ...

Malatya’nın Arguvan ilçesine bağlı “ulusal bir biçimi olan”[1] köyde, Fırat nehrinin kıyısındaki bir evde, 5 Şubat 1961’de dünyaya gelen Muzaffer Özdemir için hayat, tam da içine doğduğu Şubat ayının ilikleri donduran zemheri ayazı gibi sert ve acımasız geçmiş...

Çocukluğu “ayrıntılar yıkıntılar içinde, gücü tükenmiş, tasası bol, kasabaya 25, yoksulluğa sıfır, mutluluğa taa kilometre uzaklıkta” bir evde geçen Muzaffer Özdemir, kendisindeki müzik dehasını erkenden fark eden dedesi Ado’nun (Ali Rıza) desteği ile büyümüş... Dedesi onu bakkala gönderince “gelirken bir de türkü getir” diye seslenirmiş.

Çocuk yaşta annesinin kollarından İstanbul’un pençesine düşen Muzaffer Özdemir, İstanbul’u görünce “bu kent, benim doğduğum köyle aynı ülkede mi(?)” diye düşünmüş...

İlk defa on üç yaşında iken, 1974 yılında, sigortalı bir işe giren Muzaffer Özdemir hayatı boyunca çeşitli işlerde çalışmış olmakla birlikte, ne yazık ki pek çok sanat erbabı gibi sigortasız çalıştırıldığı için, emeklilik primi ödenen çalışma gün sayısı, şu gün itibariyle bile ancak iki bin yedi yüz gün civarında. Gözlerindeki pırıltı, emekli olmak hayalini dile getirirken göz çukurlarına dolan iki damla ile daha da parıltılı bir hâle bürünüyor...

(Hem Başbakanımız Binali Yıldırım’ın, hem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın millî kültüre verdiği yüksek değeri iyi biliyorum. Bu tür millî kültür yaşatıcılarımızın hiç olmazsa yaşlılıklarında bir gün görmelerini sağlamak amacıyla örneğin on kitap yazan yazarların, on kaset veya cd çıkaran halk ozanlarının, elli beste yapan bestekârların vb. belli yaşa geldiklerinde emekliliğe hak kazandırılması yolunda yasal bir düzenleme yapılsa iyi olmaz mı? Fakirin fukaranın, garibin gurabanın babalarına yakışmaz mı? İyi olur tabii, yakışır tabii!)...

Muzaffer Özdemir’in o güne kadar yaşadığı çileli hayatı sonlandırmak ister gibi otuz beş yaşında iken Kocaeli’nde başına gelen trafik kazası onu resmen dümdüz etmiş... Olay yerine gelen ambulansta görevli sağlık görevlileri onun için “ölü” raporu vermiş, acil servis hekimleri yapılan muayene sonucu “ölü” raporunu teyit etmiş... Morga götürülürken kendisini neyin yönlendirdiği bilinmeyen bir hemşire nabız kontrolü yapmış ve ne görsün “başının bir kısmı ezilen ve sol gözü alnının üstüne doğru pörtleyen, vücudunun bir yanı adeta dümdüz ezilmiş ceset torbasındaki bu adamın nabzı atıyor...”

Doktorların ameliyata alma kararı vermesi için bir hayli uğraşmak gerekmiş, anlatması uzun hikâye, yedi sekiz ay yoğun bakımda geçen ve birbirini takip eden düzinelerce ameliyattan sonra Muzaffer Özdemir’in ikinci otuz beşe giden hayat yolu platinlerle zenginleştirilmiş vücuduyla yeniden açılmış...

Şah-ı Türkistan Hoca Ahmet Yesevi’nin yolundan giden büyük erenlerden Hacı Bektaş Velî’nin izinden gidenlerin kültür ortamında dünyaya gelen Muzaffer Özdemir, yüksek bir ruh hâli ile evreni kuşatan sevgisini anlatmak istercesine “...içinde oturduğum şu evi koydum. Sonra bu evin üç duvarına birer kapı daha açtım. Üç kat daha çoğaldı içerinin ışığı. Sonra bütün kapıları iki kat daha büyüttüm. Sekiz kat çoğaldı içerinin ışığı. Sonra söküp attım bütün kapıları. Aramızdaki duvarlar kalktı bütün evrenle. Bütün şehirlerle, bütün ülkelerle. Bütün dinlerle, bütün mekteplerle...” diyor.

Kendisini “...dört yanı sanatla, edebiyatla, müzikle kaplı... popülaritesi olmayan, sadece yüzmeyi bilenlerin keşfettiği... Aranınca bulunacağına, verilince alınacağına inananların keşfettiği bir ada” olarak tanımlayan Muzaffer Özdemir, yaptığı işi “Dedem Korkut’un izini sürüyoruz ya...” diye ifade ediyor.

Hakikaten de çilelerle dolu şu kısacık hayatında Deşt-i Kıpçak’a hiç gitmeyen, Kazak küycüleriyle[2] ve Kırgız Manasçılarıyla hiç tanışmayan, onların küy icrasını ve destan okuyuşlarını hiç görüp izlemeyen bu aksakallı delikanlı bağlamasını tıpkı onlar gibi mızrapsız çalıyor, bağlamanın tellerine tıpkı onlar gibi yüksek bir ruh hâline bürünerek dokunuşlar atıyor, kimi zaman bağlamasına avını mızrak gibi pençeleriyle boynundan ve belinden kıskıvrak yakalayan kartal gibi mağrurca ve sımsıkı sarılıyor, kimi zaman ise uzun süre hasret kaldığı evladının omzuna dökülen saçlarını okşayan baba gibi mahzun ve şefkatli dokunuyor...

Muzaffer Özdemir, bağlaması ile ilişkisini anlatırken “dua eden Şaman, bir süre davulunu kendisi çalar, sonra davul onu çalmaya başlar. Bizim ilişkimizde, akort yapana kadar sazı ben çalıyorum, ondan sonra saz beni ele geçiriyor” diye anlamlı bir açıklık getiriyor.

Keşke Muzaffer Özdemir, eski Kültür Bakanımız Namık Kemal Zeybek’in himayesi ile Türkiye’ye gelen ve Korkut Ata’nın kopuzunu canlandırıp söyleten, Ahmet Yesevi Üniversitesi Müzik Bölümü öğretim üyelerinden merhume kopuz sanatçısı Asem Muhammedcanova hanım kardeşimle tanışmış ve müziğini dinleyip dinletebilmiş olsaydı. Hem kendi ruhu ve sanatında hem de muhatabının ruhu ve sanatında yeni perdeler açılması imkânı doğardı.

Onlarca şiir ve roman kitapları yazan, besteler yapan, müzik aletleri icat eden bu kıymetli insanın yaşarken kıymetinin bilinmesi millî bir gereklilik ve sevaplı bir iştir. Bunun için de geç kalınmış değildir.

Yukarıda da değindiğim gibi Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın şiire, edebiyata, müziğe ve sanata ne kadar yüksek bir değer verdiğini basından takip ediyorum, iyi biliyorum. Türk Cumhuriyetleriyle, özellikle de Kazakistan ve Kırgızistan’la ikili ilişkilerin geliştirilmesi maksadıyla yapılan resmî ya da iş ziyaretlerinde Muzaffer Özdemir’in heyetlere dâhil edilmesi ve hiç olmazsa mini konserler vermesinin sağlanması, “kökümüz bir, tarihimiz bir, dinimiz bir, dilimiz aynı” diyen muhatap devlet adamları nezdinde büyük jest olacaktır.

Özellikle kendisi de büyük bir bestekâr olan yirmi birinci asrın destansı Hakanı Kazakistan Cumhuriyeti Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in Muzaffer Özdemir’i dinlemekten büyük bir haz alacağına, ondaki birlik ve beraberlik düşüncesini yeni bir boyuta taşıyacağına olan inancım tamdır.

***

Muzaffer Özdemir’in dile hâkimiyeti mükemmel. Kelimeleri, heceleri, ekleri, sesleri başka yazarlarda görülmemiş biçimde fark ettiğini fark ettiren ve onlarla hiç duyulmamış esprili tasvirler geliştiren güzel bir üslubu var. Kitaplarını okurken başka hayallere dalıp gitmeniz mümkün değil. Bu, tüm dikkati kendi üzerine toplayan, zihni toparlayan, aklı çalıştıran, dil kültürüne zenginlik katan, kelime dağarcığını bollaştıran bir üslup.

Onun kitapları ile ortaya koyduğu yazı dili, Türk Dil Kurumu sözlük geliştiricilerinin ve yazım kılavuzu hazırlayıcılarının da istifade edebilecekleri ve Büyük Türkçe Sözlüğe ekleyebilecekleri doğru eklerle üretilmiş yeni kelimeler bulabilecekleri bir dildir...

Muzaffer Özdemir’in sazı ve sözü ise tam izlenmelik, dinlenmelik, öğrenmelik, yücelmelik... O Abay’ın şu şiirinde dile getirdiği gibi filozof bir ozan:

“Ben yazmam şiiri, meşgale için,

Olur-olmaz masalı dermek için.

Sinesi sezgili, dili fasih örneği,

Yazdım gençlere iletmek için.

Hoyrat değil anlar ilgili, bu sözleri,

Gönül gözü açık, uykusu hafifler için.

 

Dizip gel, eğri-büğrü, yeterliyse maharetin,

Dışını bilmekle iş bitmez, sırrını görmelisin.

“Çekişme” deyince kulağın yadsır-sağırlaşır

Böyle sözü, görüp duyarak büyümemişsin…

Şaşıyorum, önceki söylediğini anlamadan,

“Yine söyleyiver” diyor halk, huzur bırakmadan...”

Muzaffer Özdemir, eserlerini meşgale için yazan ve besteleyen bir ozan değil. O insanlığın ortak yüksek kültür mirasına kıymetli katkılar sağlama peşindeki bir şair, yazar, bestekâr.

Aynı zamanda bir tiyatro oyuncusu olan Muzaffer Özdemir’i izlerken ve dinlerken kendinden geçen halk, ne sazın dilini, ne sözün içeriğini tam olarak anlamasa bile o güne kadarki bilgi birikimi ve ruh yüceliği nispetinde nasibi kadar gıdasını alıyor. Aldıkça açlığının farkına varıyor ve bir daha, bir daha çalıp söylemesi için yalvaran gözlerle ona bakıyor...

Ama o da bir insan ya! Saz onun elinde, o sazın elinde kıvranırken kan ter içinde kalıyor ya! Her gün doğan güneşin insanları dinlendirmek istercesine her gün batışı gibi, seyr-i sülûkunu tamamlayan ve dinleyicilerini meczup olarak darmadağın bırakmak istemeyen bir şeyh edep ve adabı ile o sazını, saz onu elinden bırakıyor sonunda, ne kadar çalsa da...

***

“Gezgin” adlı romanında gezgin bir halk ozanı olarak tasvir ettiği kahramanı Sazısüvari’yi önce kendi köyüne uğrattırıyor, ona kendisinin eserlerini okutturuyor. Çocuk Muzaffer’i de Sazısüvari’ye dinlettiriyor. Oradan Arguvan’a, Âşık Yoksuli diye bilinen Tovabil’le tanışmaya gönderiyor... Halk ozanları Feyzullah Çınar, Ali İzzet Özkan, Fikret Kızılok, Âşık Veysel, Zara’lı Halil, Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Refik Başaran’a götürüyor... Romanda onların dillere destan olmuş, yediden yetmişe pek çok insanımızın duyar duymaz eşlik etmeye başladığı türkülerinin güftelerine de yer veriyor.

Bununla da yetinmiyor. Yüksek Türk kültürünün mayaları olan Hacı Bektaş Velî’den, Yunus Emre’den, Mevlana’dan, Köroğlu’ndan da bahsediyor. Ulularımızın özlü sözlerine ve şiirlerine yer veriyor. Köroğlu bahsi geçerken Âşık Murat Çobanoğlu’nun dillere destan türküsünü hatırlatıyor.

Yeniden çağımıza dönüp, okuyucuya Âşık Mahzuni’nin halk önünde ilk kez saz çalıp türkü söyleyişini yaşatıyor...

Hani bazı dost meclislerinde hep birlikte bir türkü söylemek isteriz de ne söyleyeceğimizi bilemeyiz ya! Bilsek de sözlerini tam olarak aklımıza getiremeyiz ya! İşte Gezgin adlı kitap, bu ihtiyacı da karşılayacak kadar zengin bir türkü sözü nakledicisi olması bakımından her evde bulunması gerekli bir kitap...

***

Peygamberlerin güzel söz söyleyişine atıfta bulunmak için “şairlik, peygamberlerin mesleği” diyorlar kadim Türk yurtlarında. O yurtlardan biri olan Kazakistan’da yaşamış olan Mukağali (Muhammed Ali) Makataev, yıllar öncesinden Muzaffer Özdemir’e ve onun gibi ozanlara sesleniyor sanki!

 

“O, Muse![3]

Ebedi gençlik işte!

Şahane dostum öyle!

Hangi gün gelir imiş, sefa eşiyle.

Manzume – gençlik ya, uçar aleviyle,

Gençlik gününde yazdığın gibi olmaz öyle.

 

O, gençliğim!

Sen ölünce, ben öleceğim,

Sensiz ben, kıyılmış bir kirişim.

Yıpranırım, biliyorum, eskirim.

Sen ilelebet yeşeriver, şiirim!

Şiirsiz ömre, nedir benim gereğim,

Şiirden başka, halkıma ne vereceğim?”

Evet, bir şair, halkına şiirden başka ne verebilir? O şair Muzaffer Özdemir gibi bir deha olursa romanlar da verir, besteler de verir, icat edilmiş yeni sazlar da verir. Sahnelerde boy gösterir, rol keser, oyun da gösterir...

Muzaffer Özdemir’in hele bir de “dedem” dediği Âşık Veysel’i seslendirişi var ki! Sanki mübarek dedemiz dirilmiş de Muzaffer Özdemir suretinde karşımıza geçmiş bize türkü söyler gibi gelir.

Bir gün, hayırlı bir iş yapmak isteyen bir sinema filmi yapımcısı Âşık Veysel’in hayatını sinema filmi olarak çekmek isterse, Veysel dedemizin olgunluk dönemi rolü kesinlikle Muzaffer Özdemir’e verilmeli ve türküleri ona söylettirilmelidir...

***

Kimi anarsan onunla yaşarsın ya! Kıymetli dost Muzaffer Özdemir, üç günlük seyahatimiz süresince yukarıda adını andığım merhum ozanlarımızın kimi türkülerini de dillendirmişti. Kendisini yolcu edeceğimiz sabahın arifesinde, gün akşamdan geceye dönerken, arkadaşlarımızda, dışarıda bir çay içme arzusu uyandı.

Mogan gölünün Konya yoluna yakın güney doğu kıyısına doğru gittik. Göl kıyısındaki ilk restoranın bahçesine oturduk. Lokantada, orayı işleten hanımefendi ile annesi ve üniversite öğrencisi olduğunu öğrendiğimiz kızından oluşan üç bayandan başka kimse yoktu. Söz âşıklardan devam edince o lokantayı işleten hanımefendinin üniversiteli kızı yanımıza geldi. “Biliyor musunuz, Feyzullah Çınar’ın sazı bizde” dedi.

Meğer merhum Feyzullah Çınar, kendisine yeni bağlama alınca, eski bağlamasını o kızın dedesi olan arkadaşına hediye etmişmiş. Ya Allah! Gözlerimizde bir pırıltı, gönüllerimizde bir dalgalanma... Feyzullah Çınar’ın bağlaması o gece Muzaffer Özdemir’in elinde yeniden Feyzullah Çınar türküleri çaldı...

Gidenlere selam olsun! Kalanlara sağlık olsun!

Yaşarken kıymet bilenlerden Yüce Allah razı olsun!

 

26 Eylül 2017

 

Zafer Kibar

Şair, Yazar, Çevirmen

 

 

 

[1] Bu bölümdeki tırnak içi tasvir ve ifadeler Muzaffer Özdemir’in Sazıyla Sevişen Adam adlı eserinden alınmıştır.

[2] Küycü: Sözsüz müzik icracısı, yangıcı ozan.

[3] Muse: Eski Yunan mitolojisinde ilham perilerinin genel adı.



Bu yazı 119 defa okunmuştur.

YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI