Bugun...
Reklam
KIZILKUM'DAN KARAPÜRÇEK'E...


Zafer Kibar
z.kibar@hotmail.com
 
 

Kızılkum’dan Karapürçek’e...

 

Bundan yaklaşık çeyrek asır önce, yirminci asrın en büyük zulüm düzeni Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonraki yıllarda, Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleri’ne bakan kudretli yüzü olan eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’in maiyetinde katıldığım resmi ziyaretlerde Türk dünyasının farklı bölgelerini görme fırsatı buluyordum.

Ateizm ve komünizmin totaliter ve otoriter bir siyasal düzen içinde kafalara kazınmaya çalışıldığı, milli kültüre ve İslam’a ilişkin tüm varlıkların yok edilmeye uğraşıldığı Sovyet döneminin uygulamaları sonucunda bölge insanlarının zihninde kalan “Tanrı”, “ulus”, “milli kültür” gibi mefhumların içi alabildiğine boşalmıştı... Milli kültürün yeniden canlandırılabilmesi, ulus bilinci ve birliğinin kuvvetlendirilebilmesi, güzel ahlak ve vicdan sahibi insanlar topluluğunun oluşturulabilmesi için faydalanılabilecek yerel kaynakların başında ayakta kalabilen türbeler geliyordu.

Türbeler içinde de elbette en önde Şah-ı Türkistan Hoca Ahmet Yesevi’nin türbesi... Bu türbenin tamiratı ve temellerinin güçlendirilmesi ile Pir-i Türkistan adına kurulan yerel üniversiteye Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaklığının sağlanması gibi konularda sözünü ettiğim kudretli devlet adamının katkıları saymakla bitmez. Ama bu yazımızın konusu bir başka türbeyle ilgili...

Türkistan ahalisinin varlığından haberdar olduğu türbelerden biri Kızılkum Çölü’nde idi. Türbenin giriş kapısında büyük boynuzlar, kubbesinin üstünde hilal varmış ve yolu olmamakla birlikte yapısı sağlam durumdaymış... “Sarsılan Türk medeniyetinin yeniden inşası için faydalanılabilir mi” diyerek resmi görüşmelerin sonlandığı gün öğleden sonra düştük yola!

Siyah renkli güzel bir otomobilin içinde şoför ve araziyi tanıyan bir rehberle birlikte dört kişiydik. Gittiğimiz yer: Kızılkum Çölü! Aral Gölü’nün güneydoğusundan başlayan ve Kazakistan ile Özbekistan içlerine doğru uzanan, Sırıderya ve Amuderya nehirleri arasında bulunan 298 bin kilometrekarelik büyüklüğü ile Türkiye’nin yarısı kadar büyük bir çöl!

Şoför, yolu-izi olmayan arazide rehberin talimatları ile uzun süre kendinden emin bir şekilde gitti. Etrafta kızıl kum tepecikleri, bozarmış makilikler ve küçük küçük gölgeler oluşturan saksavul makiliklerinden başka bir şey görünmüyordu. Tekerleklerin havalandırdığı tozun aracın içine girmemesi ve dışarıdaki kavurucu sıcağın otomobildekileri etkilememesi için klima tüm gücüyle soğuk hava üfürüyordu...

Birkaç saat gittikten sonra araç durdu, rehber inip etrafa bakınmaya başladı. Biz de inip baktık. Uçsuz bucaksız bozkır güneşin yakıcı ışınları altında kavruluyor, titreyerek yükselen sıcaklık dalgaları etrafta küçük küçük göller varmış gibi seraba dönüşüyordu. Rehberin talimatı ile yönümüzü hafif değiştirerek bir müddet daha gittik, sonra tekrar durduk, bakındık ve tekrar yola koyulduk... Bu işlemleri birkaç saat daha süren yol boyunca sık sık tekrarladık. Araçtan inince yüzümüzü yalayan sıcaklık hızla kemiklerimize kadar işliyor, klimanın üşüttüğü bedenlerimizi, adeta kızgın tavaya atılan tereyağı gibi eritiyordu...

Nihayet türbeyi bulduk. Anlatıldığı gibi çölün ortasında tek başına ayakta duruyordu. Dualar ettik. Gölgesinde dinlendik. Varlığına şükrettik. Ama düşündüğümüz ulvi maksatlar için kullanılamayacağına kanaat getirdik... Türkistan şehrine dönüş, gidişten daha kısa ve sakin sürdü. Sonra karayolu ile Çimkent şehrine, oradan havayolu ile Almatı’ya geldik. Sabaha doğru bindiğimiz uçakla İstanbul’a doğru yola çıktık.

Yaz günü üzerimde ağır bir kırgınlık ve grip benzeri bir hâl vardı. Almatı-İstanbul uçağındaki havalandırma sisteminin etkisiyle daha da ağırlaştı. İyiden iyiye ateş basmış, salya-sümük artmıştı. Yanımda oturan Türkiye Cumhuriyeti pasaportlu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yurttaşı genç işadamları anti-grip ilacı verdiler. Bir tane içtim, iyi geldi. Fakat bir saat sürmeden hastalık belirtileri aynı şiddette tekrar nüksetti. Tekrar ilaç içtim... Galiba uçuşun beşinci saati idi. O vakte kadar dört beş tane tablet yutmuştum. Birden burnum kanamaya başladı. Fasılasız su gibi akıyordu kan.

Meğer içtiğim tabletler aynı zamanda kan sulandırıcı özellik taşıyormuş... Sıkıntılı bir seyahatten sonra Ankara’daki evime ulaştım ve üç dört günlük dinlenme ile iyileştim.

Yüksek Türk kültürünün beşiği olan Amuderya ve Sırıderya nehirleri etrafındaki tarihi yerleşkeleri, bu yıl Türk Konseyi tarafından Türk Dünyası Kültür Başkenti ilan edilen Türkistan şehrinde bulunan Şah-ı Türkistan Hoca Ahmet Yesevi’yi ve elbette Kızılkum Çölü’nü ziyaret etmenizi tavsiye ederim...

Bu seyahate çıkmadan önce Kızılkum Çölü’ndeki kavurucu sıcaklık ile olanca gücüyle soğuk hava üfüren vicdansız klima bileşkesinin sizde yaratacağı yıpratıcı etkiyi tecrübe edinme ihtiyacı hissederseniz tam da şu günlerde EGO’ya bağlı 320 veya 322 numaralı Karapürçek otobüslerine binebilirsiniz. Özellikle cam kenarındaki koltuğa oturursanız tepenizden başlayarak tırnaklarınıza kadar tüm vücudunuzu kırağıda kalmış kedi gibi dondurmak isteyen klima etkisini iyice hissetme şansı bulursunuz.

Üstelik Kızılkum çölünün yakıcı sıcağını tecrübe etmek için otobüsten inip tekrar binmenize de gerek yok. Ona benzer bir bunaltıcı sıcaklığı, nasıl olduğunu bir türlü kavrayamadığım bir şekilde, otobüsün içinde oturup yaslandığınız koltuktan alabilirsiniz.  

Abartmıyorum! EGO’nun yeni seri gıpgıcır otobüsleri koltuklarından ejderha ateşi saçarken klimalarından derin dondurucu şoklaması üfürüyor...

 

Astana’dan Karapürçek’e...

 

Şu Kazakistan çok güzel bir ülke! Orada, iki milyon yedi yüz bin kilometre kareyi geçen ve Türkiye’nin üç buçuk katına ulaşan coğrafyası ile her türlü iklimi doya doya yaşayabilirsiniz. Geçen yıl Aralık ayında iş aramak için başkent Astana’ya gitmiştim mesela...

Aralık ayında Astana’da hava sıcaklığı eksi kırk derecenin de altına düşebiliyor. Kış mevsiminde havadan yağmur ya da kar gibi saatlerce kırağı yağdığına şahit olabilirsiniz. Böyle bir soğuk iklimde ne kadar sıkı giyinirseniz giyinin, bulunduğunuz binanın dışına çıktığınız anda soğuk hava bir anda kemiklerinize ulaşıyor. O yüzden Astanalılar kış aylarında kat kat giyinmezler. Vücutlarını dışarıdaki ayazlı havadan izole edecek şekilde kürklü deriden veya içi kuş tüyü ile beslenen dış giyimlerden giyerler.

Yıllar önce Astana’ya ilk gidişimde, kendimi ayazdan korumak için kat kat kıyafet giyinmiştim. Dışarıda hiçbir faydası olmamıştı tabi... Ama resmi görüşme için gittiğim Maliye Bakanlığı binasına girer girmez kirpiklerimdeki kırağıyı eriten sıcaklığın etkisi ile içeriye doğru attığım üçüncü adımdan itibaren terlemeye başlamıştım...

Astana’nın gezilmesi en güzel mevsim tam da şu aylar... “Yenilenebilir Enerji” konulu uluslararası EXPO-2017 fuarını, Türk tarihi ve uygarlığının eşsiz eserlerinin bulundurulduğu Ulusal Müzeyi, Aljir denen Sovyet zulüm bölgesi ile müzesini, Esil nehrinin iki yakasına nakış nakış işlenen çağdaş başkent mimarisini ve daha pek çok güzelliği görebilirsiniz. Dünyanın pek çok bölgesinin seçkin mutfaklarını da Astana’da bulabilirsiniz...

Şu bizim başkentimiz Ankara’nın kışları Astana’mızın kışları kadar soğuk olmasa da, hava yalıtımı mükemmel olan EGO’ya bağlı yeni otobüslerimizin otobüs içlerini kış aylarında Astana’daki binalar kadar kuvvetle ısıtabilen klimaları var.

“Vicdansız” mı diyeyim, “müsrif” mi diyeyim bilemedim. Soğuk havalarda üşüyen toplu taşıma mahkûmu yurttaşlarına sıcak bir ortam sağlamak isteyen iyi niyetli EGO yöneticileri otobüslerdeki klimaların var gücüyle çalıştırılmasını sağlamaktadır. Dışarıdaki soğuk havaya uygun giyinmiş olan yurttaşlar, Ankara Büyükşehir Belediyesi otobüslerinde vestiyer hizmeti(!) bulamadığı için dış giyimlerini çıkartmadan seyahat etmek zorunda kalmaktadır.

Tıka basa dolan ve gereksiz şekilde uzatılan güzergâhlarıyla ulaşım süreleri saatlere varan Karapürçek otobüsleri kış aylarında adeta bir ahıra dönüşmektedir. Pencere camlarında sıvılaşan insan terleri ile nefesleri, içerideki yolculara kaplıcalardaki terleme odalarını hatırlatmaktadır. Önce sokakta üşüyen, sonra otobüste terleyen, otobüsten inince tekrar üşüyen insanların sağlığı ile oynanmaktadır.

Yönetici olmak veballi bir iş arkadaş! Şimdiye kadar bilinenle ve edilenle kifayet edilmemeli. Yönetici dediğin, “işimi daha iyi nasıl yaparım(?)” diye kaygı hissetmeli...

İnsan, otobüsüne bindirip götürdüğü halkın huzurunu ve sağlığını düşünmeli, biraz ayar bilmeli. Nezaket ve estetikten, sanat ve edebiyattan esinlenmeli. Toplam kalite yönetimi ilkelerine dikkat etmeli...

Kış aylarında terleterek, yaz aylarında dondurarak... Hasta ettiğiniz bu insanların bilerek veya gayri ihtiyari edecekleri “ahların” vebalinde kalmayın. Bildiğinizi sandığınız hususları bile başka bir bilene daha danışın! Kurumlarınızdaki herkese eğitim verin, bilgi verin, akıllarını kullanmayı öğretin!

Vicdansızlık etmeyin!

 

15 Temmuz 2017

 



Bu yazı 189 defa okunmuştur.

YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI